29 Aralık 2009 Salı

Resimler arasındaki farkları bulun bakalım !

Bir önceki yazımda bahsettiklerim üzerine artık yolda giderken hayvanlara daha çok dikkat etmeye başladım. Hayvanlar ve insanlar hakkında daha çok şeye dikkat eder oldum. Düşündükçe çok fazla benzerliğimiz olduğunu gördüm ve bir kısmını fotoğraflarla sunabildim yalnızca.

İlk fotoğraftaki duruma hepimiz defalarca şahit olmuşuzdur,üzülmüşüzdür,elimizden geldiğince belki de yardım etmişizdir. Malesef evi olmayan ya da evi olsa da dışardan bir şekilde yemek ihtiyacını karşılamak zorunda olan çok fazla insan var.

Aynı şekilde dışarda başı boş dolaşan, herhangi bir barınakta veya evde yaşamayan,sahipsiz çok fazla hayvan görüyoruz. Tıpkı 2.fotoğraftaki gibi.Aslında insanlar da hayvanlar da bir hayat mücadelesi içinde. Bir şekilde bir yerde yaşama ve yemek yiyebilme ihtiyacı içindeler. Sadece insanlar düşünebiliyor. Tek fark bu.



3. fotoğraf beni hem güldürdü hem düşündürdü. Tıpkı insanlar gibi onlar da.Eğer durumun iyiyse koltukta oturursun,değilse betonda yatarsın. Bu evin köpeği/kedisi olup özel mamalarla beslenirsin ya da dışarda kendine yiyecek ararsın.






4. fotoğraf aslında tamamen bir önceki yazıyla ilgili. Yoldaki kazaları hepimiz görüyoruz,duyuyoruz ya da bir şekilde haberimiz oluyor.Fotoğraftaki köpek yerinde bir insan da olabilirdi ki olmayacak bir şey değil. Bu fotoğrafta köpek çaresiz bir şekilde diğer köpeğin yanına gitmiş. Bu durumda insanlar da aynı bu şekilde davranıyor zaten hemen yardım etmeye çalışıyorlar. Bu köpek burada çaresiz. İnsan olsa burada ambulans çağırabilir.

Aslında şöyle bir baktığımızda hayvanlarla insanların birbirine ne kadar benzediklerini daha iyi görüyoruz. Onlardan tek farkımız düşünebilmemizken; aramızda onlarca benzerlik bulabiliriz. Hayvanlara insanlara herkese sahip çıkmamız dileğiyle...
Not: Fotoğraflar internetten alınmıştır.






Hayvanları koruyalım !


Geçenlerde üst üste şahit olduğum bir olay üzerine bu konuda yazmaya karar verdim. Hayvanları ,özellikle de köpekleri severim. Geçen gün okula gitmek üzere yola çıktığımda yolun ortasında bi karartı gördüm araba hızlı gittiği için o an fark edemedim ama ardıma dönüp baktığımda "yolun ortasında" bir kedi ölüsü gördüm. Artık kim çarptıysa ona vicdanı hiç sızlamamış olacak ki arabasından inip eğer o an öldüyse en azından kenara bile koyamamış ya da alıp veterinere bile götürmemiş.Üzerinden o kadar arabanın geçmesine göz yummuş. Bu olayın hemen ertesi günü yine yolda bir kedi veya köpek postu gördüm. Yani hayvan ortada yoktu sadece tüylü bir parçası yoldaydı. Sanırım üzerinden çok fazla araba geçmiş ve o parça kalmış. Üst üste bunları görmek beni gerçekten çok üzdü ama bir kaç gün sonrasıında yine benzer bir şey gördüm malesef. Bu sefer dersten çıkmış kampüste dolaşırken ilerde bir karartı gördüm.Genelde arabaların en çok gidip geldiği yoldu orası. Bu sefer bir kediydi yerde yatan ve araba ezip geçmişti. Bu durum beni daha da düşündürdü. Çünkü bunun olduğu yer kalabalık bir yol değil ve giren/çıkan insanların,eğitim seviyelerinin belli olduğu bir yer. Böyle bir insan bile o hayvanı veterinere götürmeyi ya da hayvancağızı bir kenara koymayı akıl edemiyorsa ona yazıklar olsun. Benim diyecek bir sözüm yok.

27 Kasım 2009 Cuma

Fark ettim ki....


Bu aralar kendimi çok sorgulamaya başladım. Şimdiye kadar ne istedim, ne yaptım ve ne elde ettim ? Hayallerime dair sorgulama sonucum şu çıktı : "Ben istediğim bir çok şeyi elde edememişim" İstediğim gibi bir hayat yaşayamamışım. Planladığım bir çok şeyi yapamamışım, hep bir engel çıkmış önüme. Bir çok arkadaşım olmuş ama ben yine de yalnız hissetmişim. Onlara gerçekten ihtiyacım olduğunda çoğunlukla yanımda görememişim. Fark ettim ki beni arayıp bir yere çağırdıklarında benim cevabım "evet" olmuş. Onları hiç yüz üstü bırakmamışım. Ne yazık ki teklif benden geldiğinde onların hep "işi" olmuş. Bazen yalanlarını yakalamışım,yüzleşmişim , özürlerini dinlemişim ama yine de en fazla duymak istediğim sözü duyamamışım. Hep bir kırgınlık olmuş içimde. Dert dinlemişim ama derdimi hiç dinletememişim...

Fark ettim ki hayatımda en çok olmasını istediğim insanlar inadına hep uzakta durmuş. Beklemekle geçirmişim en güzel günlerimi. Gelmesini beklemişim birilerinin. Olumsuz bir çok şeyin nedenlerinin farkında olmuşum ama yine de onları düzeltmek için bir çaba sarf etmemişim.Boşvermişim. Korkmuşum. İnsanları tanıdıkça onlardan nefret etmeye başlamışım. Kimseye değer vermemişim. Giderek onlardan uzaklaşmışım. Zaten içine kapanıkken daha da suskunlaşmaya başlamışım. Yüksek sese, kavgaya tahammülüm kalmamış artık benim. Çok kırılmışım.

Kafama göre yaşayamamışım. Hep engellenmişim. Birileri sanki beni benden daha fazla düşünüyormuş gibi hep engellenmişim.Pişmanlıklarım her zaman daha fazla olmuş.Tam cesaretimi toplamışken hep birileri kırmış onu.Onları dinlemek zorunda kalmışım. Risk alamamaya alışmışım. Ürkek,çekingen,korkak olmuşum. Benim ne istediğimi bile sormadan benim için bir şeyler istemişler. Bunları duydukça beni hiç tanımadıklarını anlamışım.En çok acıtan da bu olmuş.

Aşk hep eksik olmuş hayatımda inadına.Sevdiğim kadar hiç bir zaman sevilmemişim. Aşka inanmayan ama hayatında aşk olan insanların tersine,aşka inanıp aşksız kalmışım.Yine de inanmaya devam etmişim. Sevgiye hep önem vermişim.

Kafamda bu düşüncelerle bu bayram günü bütün gün oturup ya film izleyip kendimi ordakilerin yerine koymuşum ya da kitap okuyup oradaki bir karakter olmuşum...
(resim internetten alınmıştır)

13 Kasım 2009 Cuma

Mim-Kitap


Uzun zamandır derslerden sınavlardan vakit bulup yazamıyordum. Haliyle blogları da takip edemedim.Bugün boştum ve hemen okumaya başladım. Öykü'nün blogunda okuduğumuz kitaplarla ilgili bir mim gördüm ,yazmak istedim. Onun da izniyle yazıyorum :))


1.Şu an okumakta olduğunuz kitap ve kısaca konusu

Yeni başladığım bir kitap "Abdülmecit-İmparatorluk Çökerken Sarayda 22 yıl". Yazarı Hıfzı Topuz. Hıfzı Topuz'un yeni bir kitabı çıktığında gözüm kapalı alırım,bilirim ki harikadır. Bu kitapta da yanılmadım. Bu kitapta Abdülmecit'in iç dünyası da güzel işlenmiş. Yaşadığı aşklar , Tanzimat'ı ilan edişi, duygusallığı güzel anlatılmış. Abdülmecit'in soyundan gelen kişilerle Hıfzı Topuz'un fotoğrafları da yer alıyor kitapta.


2.En son aldıgınız kitap
En son aldığım kitap "Abdülmecit- İmparatorluk Çökerken Sarayda 22 yıl"

Genelde bir kitabı bitirmeden başka kitap almam.


3.Şimdiye kadar aldığınız kitaplar içinde en sevdiğiniz

Çok var gerçekten ama aklıma gelenler :

Kürşat Başar- Başucumda Müzik

Halit Huseyni-Uçurtma Avcısı

Halit Huseyni- Bin Muhteşem Güneş


4.Bir türlü bitiremediğiniz bitirseniz de sızı illallah ettiren kitaplar

Nietzsche'nin Son Rüyası - Joachim Köhler

Hemingway - Güneş De Doğar

Bu kitaplar okumayı öğrendiğimden beri bitiremediğim 2kitaptır. İlerlemiyor hiç.


5.Elinizdeki kitap bıtınce okumayı dusundugunuz kitap

Fransız Süiti - Irene Nemirovsky

Ayrıca Kürşat Başar'ın bir kitabını daha okumak istiyorum hangisi olduğuna karar veremedim


21 Eylül 2009 Pazartesi

Jose Feliciano-- Rain


Mükemmel fotoğraflar eşliğinde mükemmel bir parça ...


Jose Feliciano-- Rain

14 Eylül 2009 Pazartesi

Tek Kelimelik Hayat Dersi...


KIZILDERİLİDEN TEK KELİMELİK HAYAT DERSİ


Cherokee Kabilesi'nin yaşlılarından biri hayat,aşk ve evlilik üzerine konuşurken şunları söylüyor :


İçimizde 2 kurt var ve bunların arasında da korkunç bir savaş

Kurtlardan biri;korkuyu,öfkeyi,kıskançlığı,pişmanlığı,açgözlülüğü,kibiri,kendine acımayı,küskünlüğü,aşağılık duygusunu,yalanları,üstünlük taslamayı ve bencilliği temsil ediyor.


Dİğeri ise;zevki,huzuru,sevgiyi,umudu,paylaşmayı,cömertliği,dinginliği,alçak gönüllülüğü,nezaketi,yardımseverliği,dostluğu,anlayışı,merhameti ve inancı temsil ediyor.


Gençlerden biri hangi kurt kazanacak diye soruyor ve yaşlı adam kısaca cevap veriyor :


"BESLEDİĞİNİZ"

13 Eylül 2009 Pazar

Arkadaşlık...






Arkadaşlar hepimizin hayatında önemli bir yerdedir. Küçükken sadece oyuncağınızı paylaştığınız, yaramazlık yaptığınız arkadaşınızla ilerleyen yıllarda acıları, mutlulukları ,yaşamı paylaşır hale gelirsiniz.




Düşünsenize ilkokula başlıyorsunuz. Sabahın erken saatlerinden öğlene kadar ya da akşama kadar arkadaşlarınızla aynı ortamdasınız. Bu haftanın 5 günü böyle. Daha sonra ortaokul ve lisede de aynı şeyler. Haftanın 5 günü sabahtan akşama kadar beraberlik. Her an'ınıza ortak. Ailemizden bile daha çok görürüz arkadaşlarımızı.Dolayısıyla belki de bizi ailemizden bile daha iyi tanıyan insanlar olurlar.Kardeşimizden bile daha iyi anlaşırız onlarla.




Her zaman anlatacağımız şeyler vardır onlara. Bazen ailemizin sitemiyle bile karşılaşabiliriz(Okulda görmedin mi arkadaşını? Bütün gün beraberdiniz hala ne anlatıyorsunuz birbirinize ? gibi).Annemize,babamıza,ablamıza,kardeşimize anlatamayacağımız bir çok şeyi arkadaşımıza anlatırız. Zor durumda kaldığımızda onlara koşarız. Eğer uzaktaysa arkaşımız "keşke burda olsa da beni teselli etse"deriz. Zor zamanlarımızda hep yanımızdadır bu dostlar,arkadaşlar.Kimi zaman beynimiz olurlar böyle durumlarda kimi zaman da vicdanımız. Bizi bizden daha iyi tanırlar.




Eğer uzun soluklu bir arkadaşlıksa bu hangi durumda nasıl tepki vereceğinizi, nelerden hoşlanıp nelerden hoşlanmayacağınızı, belki bazen aile sorunlarınızı , her şeyi bilirler.




Arkadaşlar bir yerde bizim kişiliğimizin de bir göstergesidir. Karşımızdaki insan çevresinde nasıl tanınıyorsa biz de o şekilde tanınırız ilk etapta. Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim ne kadar doğru bir söz aslında :) Şimdi düşünüyorum da çok fazla arkadaşım var, evet ama bunların sadece bir kısmıyla çok samimiyim. Dostum diyebilirim onlar için. Dostum dediklerim de zaten yapı ve karakter olarak bana en çok benzeyen, çekinmeden her şeyimi anlatabileceğim ya da rahat davranabileceğim insanlar. Bilirim ki yargılamayacaklardır beni;ancak hata yaptığımı gördüklerinde de sonuna kadar mücadele edeceklerdir.Böyle dostlara sahip olduğum için kendimi çok şanslı sayıyorum. Arkadaş, dost çok gerekli bu hayatta. Her şey onlarla güzel...

9 Eylül 2009 Çarşamba

Yağmur...











Eylül ayı yağmurla başladı. Eylül,sonbahar,dökülen yapraklar ve yağmur ... Biri diğerini getirir hemen aklıma. Dökülmüş,kurumuş,solmuş yapraklar.
Dökülmüş,solmuş yaprakları severim.Çünkü...Değişik değişik renktedirler.Sarı,kahverengi,sarı-yeşil...Bazen yağmurun yeni ıslattığı bir yolun üzerinde bazen de yağmurla iyice cıvışmış çamurun içinde görürüz dökülen yaprakları.Çamura bir güzellik verir bence.Üzerine basınca çatırdarlar. Hele ormanlık bir alandaysanız hem toprak kokusunu hem de o ağaçların,otların kokusunu içinize çekerseniz ayrı bir mutluluktur bu.

Yağmuru çok severim.Çünkü... Sakin sakin yağan yağmur bana hep mutluluk vermiştir. Evde oturup kahve eşliğinde pencereden yağmuru izlemek de öyle. Yavaş yavaş cama vurur.. Tık Tık..diye :) İzlemesi kadar yağmur yağarken yürümek de ayrı bir zevktir. Sabah cama vuran yağmurun sesiyle uyanmak da günümü güzelleştirir.
Eylül ayı'nı ve sonbaharı severim.Çünkü... Geçiş ayı'dır. Ne çok sıcak olur havalar ne de çok soğuk.Ilıktır.Eylül deyince aklıma renklerden sarı gelir. Yazdan kışa geçişi haber verir. Kışa hazırlan der bize.Tıpkı trafik ışıklarında
" sarı" hazırlan demekse , Eylül ayı da mevsimlerin sarı ışığıdır.

1 Eylül 2009 Salı

Afgan Kızı


Afganistan'la ilgili çok sayıda kitap okudum. Bir kısmını da burda paylaştım.Bunun yanında bazı araştırmalarım da olmuştu. Afganistan diyince benim aklıma gelenlerden biri de bu fotoğraf.


Bu fotoğrafı görmeyen yoktur sanıyorum. Ünlü fotoğrafçı Steve McCurry 1984 yılında çekmiş bu fotoğrafı. Uzun bir süre de bu kızdan ne haber alınmış ne de kimliği ortaya çıkmış. Soldaki fotoğraf çekildiğinde 13 yaşındaymış. Pakistan'da Afgan mültecilerin kaldığı bir kampta çekilmiş.

Steve McCurry bu işin peşini bırakmamış ki 2002 yılında bu kıza tekrar ulaşabilmiş. Sonuçta da sağdaki fotoğraf ortaya çıkmış büyük farklarla.


Bu kızın adı Şerbet Gula'ymış.Yıllar içinde 3 çocuk sahibi olmuş ve fotoğrafının çekildiğini de çok iyi hatırlıyormuş.Bize ilginç gelebilir ama bu ünlü fotoğraftan önce ve sonra kendisinin hiç fotoğrafı çekilmemiş.Yıllar onu çok yormuş belli ki. Gözlerinin parlaklığı gitmiş. Oldukça da yaşlı gözüküyor. Yüzünde en ufak bir gülümseme yok. Hayattan bezmiş bir halde ne yazık ki.


Her şey bir yana.Benim en çok dikkatimi çeken 1984'ten 2002 'ye kadar olan kadınların kıyafet değişimi. Soldaki fotoğrafta saçı tamamen kapalı değil,öylesine örtülmüş gibi.Diğerine baktığımızda ise Şerbet'in burka giydiğini görüyoruz. Yıllar içinde baskı git gide artmış.


Okuduğum kitaplarda Afganistan'ın eski hali anlatılıyordu arada sırada. Eskiden kadınların mini eteklerle dolaştığı çalışma hayatında oldukları yazıyordu. Bana imkansız gibi geliyordu bu durum. Bu fotoğrafta da bunu kısmen görebiliyoruz.


(Fotoğraf kaynak : http://www.milliyet.com.tr/ )

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Yılancının Yılanı Çalınırsa


(Bu parça Mevlana'nın Mesnevisi'nden alınmıştır)


Hırsızın biri,bir yılancının yılanını çaldı.Yaptığı bu ahmaklığı da kar sandı.Böylece yılanı çalınan yılancı,çok tehlikeli bir yılandan kurtulmuş oldu.


Çaldığı yılan da hırsızı soktu,inlete inlete öldürdü.Yılancı ölmüş bulunan hırsızı görünce durumu anladı; 'Yılanım bunun işini bitirmiş!'dedi.'


Onu bulup yılanımı ondan geri almayı çok istiyor,durmadan dua ediyordum.Allah'a şükürler olsun,duam kabul olmadı.Zarar zannettiğim,üzüldüğüm şey,benim için yararlı çıktı,kar ettim!''


Öyle istekler vardır ki,sonucunda insana zarar verecektir.İnsan,bunu bilmediğinden dolayı,onu elde etmek için dua eder,elde edemeyince üzülür.Fakat,merhamet ve kerem sahibi Allah ,sonucu bildiği için bu tür duaları dinlemez ve istekleri yerine getirmez.

7 Ağustos 2009 Cuma

Fahrenheit 451


1966 yapımı bir film Fahrenheit 451. 2 sene öncesine kadar bilmediğim bir filmdi. Ta ki üniversitedeki Anayasa Hukuku hocası bir konuyu anlatırken bu filmi örnek vermişti;ancak adını hatırlayamamıştı. "Fahrenheit neydi o film bilen var mı ?"diye sormuştu. Biz de sınıfça Fahrenheit 9/11 diye atlamıştık konuya. O güne kadar filmi bilen yoktu. Konu orda kapandı gitti. Filmi merak ettim ,eve geldim ,araştırdım.Fahrenheit 451 miş. Uzun uğraşlar sonucu filmi bulabildim.


Gerçekten de çok güzel bir film. Film, düşünmenin yasaklandığı bir ortamda, itfaiyecilerin evlere baskın yapıp ,evdeki bütün kitapları bularak evin içinde yakmasını anlatıyor. "Kitap kötüdür"anlayışı üzerine kurulu.İtfaiyeci Montag da onlardan biri. Evlere aniden girip kitapları buluyor ve yakıyor.Bütün gün evde oturan karısı da sadece beyin yıkama amaçlı olarak yayınlanan programları izliyor ve adeta robot gibi hareket ediyor. Hep aynı programlar yayınlanıyor.Herkes birbirine boş gözlerle bakıyor. Montag bir gün işe giderken,onlar gibi olmayan bir kadınla karşılaşıyor. Bu kadın bir şekilde okumayı sürdürüyor ve Montag'a onu düşünmeye sevk edecek bir kaç şey söylüyor. O günden sonra Montag yine kitap yakmak için evlere gidiyor ama bu sefer bir kaç tane kitabı saklayıp,yakılmaktan kurtarıp evine götürüyor.


Bu film aynı zamanda Fahrenheit 451 adlı kitaptan uyarlama. Peki neden adı Fahrenheit 451? Çünkü kağıdın tutuşması için gerekli olan değer Fahrenheit 451 miş. Sanırım bu filmin geçen sene DVD si de çıktı. Bulmak daha kolay olabilir. İyi seyirler...

6 Ağustos 2009 Perşembe

Nikita Lalvani--Dâhi


Geçen sene okumuştum bu kitabı. Piyasaya çıktıktan çok sonra haberim olmuştu.İsmi çekmişti ilk önce beni. Meraklıyımdır böyle kitaplara.Kitabın konusu hakkında çok fazla araştırma yapmadım.Bildiğim tek şey 2007 Man Booker Ödülüne aday gösterilen bir yazarının olmasıydı. Üstelik de ilk romanıymış.Rumi adında bir kızın Hindistan'dan İngiltere'ye göçü ve burada yaşadığı kültür çatışmasını anlatıyor. Rumi sıradan bir kız değil elbette. On beş yaşında Oxford'da matematik öğrenmeye hak kazanan zeki bir kızdır.Kitap ayrıca eğitim,göçmenlik ve aile ilişkilerini de sorguluyor.


Kitap aslında benim için biraz hayal kırıklığı oldu da denilebilir. Çünkü sadece adına bakarak aldım:) Adı "Dâhi " olunca beklentim yükseldi. Bir dâhinin hayatını okuyacağım diye de sevinmiştim. Ama pek de öyle olmadı.Evet bir kızın Oxford'a kabul edilene kadar olan çalışma temposu anlatılmış ama aile ilişkileri daha ön planda kalmış bence.Rumi'nin ailesiyle ve arkadaşlarıyla olan kültür çatışmasına daha çok yer verilmiş.Alışma sürecinden uzun uzun bahsedilmiş.O bölümler sıkıcıydı biraz.Bunun yanında ergenlik çağındaki bir kızın yaşadıkları da anlatılmış.


Sonuç olarak çok çok kötü bir kitap değil.Okursanız da zaman kaybı olmaz. Belki sizlerin ilgisini çekebilir.

31 Temmuz 2009 Cuma

İstanbul'da Hafta sonu Yapılabilecekler...


İstanbul gerçekten çok büyük bir şehir. Gelip de yapılamayacak şey yok. Yarın hafta sonu isterseniz deniz kenarına gidin,isterseniz alışveriş merkezlerine,isterseniz yakınlarda denize girilebilecek yerlere, isterseniz de sinemaya... Ama İstanbul'un taşının toprağının tarih olduğunu da unutmayın ve bence mutlaka bu yerleri görün.Tarihi yerleri gezmek istiyorsanız Avrupa Yakası'na geçeceksiniz. Gidilebilecek tarihi yerler :


Yerebatan Sarnıcı : Her gün açık. 09:00--18.30 saatleri arasında görülebilir. Öğrenci ve öğretmenlere 3 TL. Tam 10 TL ( Not: Ben gittim kapısında indirimli 3tl, tam 10tl yazıyordu;ancak websitesinde T.C. vatandaşlarına 3TL yabancı turistlere 10TL olduğu yazıyor)
Yerebatan Sarnıcı'nda Müze Kart geçmiyor.


Topkapı Sarayı : Salı günleri dışında her gün açık.Giriş 20 TL. Lise öğrencilerine ücretsiz(17 yaş sınırı var) Üniversite öğrencileri için de indirimli sanırım.Harem bölümü için ayrı bilet almak gerekiyor. Müze kart geçiyor.


Ayasofya Müzesi : Pazartesi günleri dışında her gün açık. Sanırım giriş 10 TL. Müze kart büyük ihtimalle geçiyor.(emin değilim.)


Dolmabahçe Sarayı :Pazartesi ve Perşembe dışında her gün 09:00-16:00 arası açık.Bilet tam 20TL, öğrenci-öğretmen 1TL. Ayrıca 0-6 yaş arası da ücretsiz.Yalnız burada rezervasyonla bilet satış sistemine geçilmiş. Arayıp bilet rezervasyonu yaptırmanız gerekiyor. Aynı gün için bilet ayırtamıyorsunuz.Dolmabahçe Sarayı'nın çok da güzel bir sitesi var : http://www.dolmabahce.gov.tr/
Hepsi de gezilip görülmeye değecek yerler. İstanbul'da yaşayıp da hala görmeyen kaldıysa bence mutlaka gidip görsün gezsin. Elimizdekilerin kıymetini bilelim. İyi hafta sonları herkese ...
(Not: Resim internetten alınmıştır.)

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Çocukluğumun Televizyon Programları







80'li yıllarda doğanlar bence en güzel çocukluğu yaşamış olanlar.








Benim çocukluğumda gerçekten televizyon henüz bu kadar kirlenmemişti. Çok güzel eğlendirici,öğretici programlar vardı.



Çocukluğum diyince aklıma hemen Susam Sokağı gelir. Çok severdim.Hala da bazen videolarını bulup izlerim.


TRT-1 de yine bir program vardı.Bunu hatırlayan var mı çok merak ediyorum.Çünkü sorduğum kimse hatırlamıyor.Molly diye çilli bir kız çıkardı.Uzun çizgili çorapları vardı.Kocaman bir koltuğun üzerinde oturur bir şeyler anlatırdı. O kanepedeki yastıkların arkadasından yine kocaman bir sürü şey çıkarırdı. Tenis hakkında konuşuyorsa yastığın arkasından tenis raketi çıkarırdı mesela.










Çizgi filmlerden hatırladıklarım Ninja Kaplumbağalar,Arı Maya, He-Man. Özellikle Ninja Kaplumbağaları çok severdim.
Bir de Sevimli Ayıcıklar'dı galiba.Renk renk ayıcıklardı.Gökkuşağının üzerinden kayarlardı.
Çok sevimlilerdi gerçekten de :)


















Dizilere gelince aklıma ilk gelenler : Lassie,Flipper ve Alf.
Lassie'yi çok severdim. O zamanlar bütün köpekler benim için Lassie'di. Alf'i hiç sıkılmadan izlerdim.Oyuncakları falan çıkmıştı o arada hatta. Küçücük bir Alf oyuncağım vardı. Uzun yıllar sakladım ama sonra kayboldu sanırım :(

Flipper da çok güzeldi. Yunusları sevme nedenim bile olabilir. Nasıl tüm köpekler Lassie ise,tüm yunuslar da Flipper'dı. Bir dizi daha vardı. Adını yanlış hatırlıyor olabilirim.Sanırım "Koca Ayak"tı. Yine bir aile vardı. Küçük de bir erkek çocukları. Gizli gizli o gorili eve alır,saklardı.Yoksa evdekilerin de haberi var mıydı? Hatırlamıyorum :)


Kuzen Larry- Kuzen Balki unutulmaz tabii ki :) Bunun yanında Full House izlerdim. Sevimli ikizler ve yakışıklı dayıları :)

Altın Kızlar izlerdik ailece yine.
Cosby Ailesi ( The Cosby Show) nasıl unutulabilir ki ? "Yalan Rüzgarı "ve "Cesur&Güzel" dizileri vardı. Yıllarca devam etti her ikisi de. Hatta bir kaç sene öncesine kadar hala televizyonda gösteriyorlardı. Hala var mı bilmiyorum. Dallas vardı bir de. Herkesin izlediği. Ben hatırlamıyorum bu diziye dair bir şey.



Başka neler vardı ? Buz pateni gösterileri olurdu. Oturup onu izlerdim.Kendimi de hayal ederdim :) Yine belirli zamanlarda TRT'de rastlıyorum,izliyorum. Yine kendimi hayal ediyorum :)
Unutmadan TRT'de yine sirk gösterileri olurdu. Korka korka izlerdim. Şimdi pek denk gelmiyorum. Barış Manço'yla 7'den 77'ye vardı. Çok eğlenirdim onu izlerken de. Aynı zamanda öğretici bir programdı.


Dediğim gibi biz çok şanslıydık. Şimdiki nesil ne yazık ki bunlar olmadan büyüyor. Ben hala arkadaşlarımla bu çizgi filmler,diziler,programlar üzerine konuşuyorum. Birbirimize unuttuklarımızı hatırlatıyoruz en azından. Olsa da izlesek yine diyoruz.
Gelecek nesilin aralarında konuşacağı şey sanırım televizyondaki ağız kavgalarından ibaret olacaktır. Magazin programları ve saçma sapan yarışmalarla vakit geçirecekler. Üzücü bir durum gerçekten de.
Tekrar konuya dönecek olursak... Benim hatırladıklarım bunlar. Sizlerin de aklına gelenler varsa lütfen söyleyin.Eğer bir eksiğim,yanlışım varsa uyarırsanız sevinirim. Bu güzel yıllara dair bir yanlışlık olsun istemem...



27 Temmuz 2009 Pazartesi

Toplumsal Sorun


İnsan toplumsal bi varlıktır.Bunu bize ilkokuldan beri öğretirler.Ancak ne yazık ki toplum içinde yaşamasını bilmeyen bir varlıktır. Günlük yaşantımız gereği hepimiz ya özel arabamızla,ya otobüsle,ya taksiyle,ya da minibüs/dolmuş kullanarak gideceğimiz yere varıyoruz. Çoğunluk toplu taşıma araçlarını tercih ediyor ,bu da bilinen bir şey zaten. Ben de toplu taşıma araçlarını kullananlardanım. Geçenlerde başıma şöyle bir olay geldi. Şehirler arası otobüsle bir yere gitmem gerekiyordu.Ben bindim bir kaç duraklama yerinden sonra yanıma 20li yaşlarda bir kız oturdu. Zaten bindiğinde parfüm kokusu ondan önce geldi.Ben korkulu gözlerle lütfen yanıma oturmasın diye dua ederken birine koltuk numarasını söyledi.Tabii ki benim yanım. Neyse ben kendimi zaten kokuya alışırım bir süre sonra diye avutmaya başladım.Öyle de oldu. Bir süre sora o kadar yoğun hissetmedim.



Yolculuk boyu sürekli elinde telefonu vardı.Mesaj yazdı.Bir ara uyudu.Uyandı.Mesaj yazdı.Konuştu.Uyumaya devam etti.Artık ineceği yere 15-20 dakika kalmıştı ki hemen çantasını acele acele karıştırmaya başladı.Makyaj çantasını buldu:) Aynasını çıkardı.Makyaj yapmaya başladı.Fondoteni sürdü hızlı hızlı.Rujunu sürdü,gözüne kalem çekti.Farını,rimelini sürdü.Ciddi ciddi makyaj yaptı yani otobüste.Sonra ineceği yere epey yaklaştıktan sonra çantasından parfümünü çıkardı. Bir güzel parfüm banyosu yaptı. Ama o kokuyu anlatmanın bir yolu yok. Bu kadar ağır,insanın nefesini tıkayan pis bir parfüm olamaz.Sıktı ve indi.



Benim bu yazıyı yazma nedenim oldu. Şimdi ben gerçekten çok sinirleniyorum bu düşüncesizliğe.Düşünsenize şehirler arası toplu taşıma aracı.Kendi özel aracınızdaymış gibi ya da resmen evinizdeymiş gibi rahat davranamayacağınız yer.Her telden insan var. Genci,yaşlısı,çocuğu... Bu insanlardan herhangi birinde astım,nefes darlığı,mide bulantısı vs. gibi bir şikayet olabilir.Parfüme alerjisi olan biri olabilir.Kimin ne hakkı var buna sebep olmaya.Bir insanı rahatsız etmeye.



Hadi diyelim ki bunların hiç biri yok. O kadar ağır bir parfümü benim yanıbaşımda sıkarak üstüme o pis kokunun sinmesine sebep olmaya ne hakkın var. Parfümü de otobüste sıkma yani.Ne gerek var.



Herkese soramazdı belki ama yanında oturan insan olarak bana bir sakıncası olup olmadığını sorabilirdi.En azından sormalıydı.

26 Temmuz 2009 Pazar

Çat kapı!


Oldum olası misafirlerden pek hoşlanmam,haber vermeden gelenleri hiç sevmem zaten. Ne kadar yakın olunursa olunsun nezaketen bence bir telefon açılıp geleceklerini haber vermeleri gerekir. Kimseye böyle bir şey yapmadığım gibi bana da yapılmasını istemem.


Çat kapı gelmekten ne zevk alırlar onu da anlamam. Haber ver ki insanların kendilerini toplaması için biraz vakitleri olsun. Gündelik kıyafetleriyle misafir karşılamak istemezler insanlar.Aniden gelen bir misafir beni gündelik kıyafetimle görürse ben kendimi çok kötü hissederim. Sonuçta daha rahat kıyafetler giyilir.Ne bileyim ya da eviniz dağınıktır.Uzun zamandır vaktiniz olmamıştır her şey düzensizleşmiştir. Bu durumda eve bir misafir gelirse aniden olacak şey şudur : Ne kadar çekmece,gardrop vs varsa hepsi rastgele açılır ve o dağınıklık ortadan kaldırılmaya çalışılır.


Başka bir olasılık da belki evinizde onlara ikram edecek bir şey yoktur.Misafir umduğunu değil bulduğunu yer belki ama herkes aynı olmuyor malesef. Diğer bir olasılık da belki evdekilerle o gün bir plan yapmışsınızdır güzel bir film izleyeceksinizdir.Kimsenin bunu berbat etmeye hakkı yok bence.Evde olmak değil de dışarda olmak istersiniz belki.Önceden bir planınız vardır.Tam kapıdan çıkarken karşınızda misafirlerinizi görmek en son isteyeceğiniz şeydir.Sonuçta bir taraf iptal edilir.Muhtemelen bu da planınız olur.


Misafirin en kötüsü çat kapı gelendir ama daha da kötüsü bu çat kapı gelmeyi alışkanlık haline getirenlerdir. Sadece ben mi rahatsız oluyorum bu durumdan bilmiyorum ama gerçekten bana işkence gibi geliyor.

24 Temmuz 2009 Cuma

Konfüçyüs'ten bir öğreti


Konfüçyus, bazı insanlara bir şey öğretmenin en iyi yolunun bunu örneklerle göstermek olduğunu biliyordu.Bu yüzden sınıfın tam karşısına geçti.Eline bir vazo aldı, tüm öğrencilerin görebileceği şekilde vazoyu havada tuttu. Diğer elinde bir elma vardı.Öğrencilerin meraklı bakışları arasında, elmayı vazonun içinde bıraktıktan sonra, vazoyu yere koydu ve şöyle dedi:


"Elmayı vazodan çıkarmayı başaran öğrenci, elmayı yiyebilir."


Çocuklardan biri açıkmıştı, ilk o davrandı ve elini vazonun dar ağzından içeri soktu.Elmayı yakaladı, çıkarmaya çalışıyor, ama başaramıyordu.


"Elimi çıkaramıyorum!"


Konfüçyus, "Elmayı sıkı sıkı tutmaktan vazgeçmediğin sürece, elini çıkarman mümkün olmayacaktır," dedi.


Çocuk elmayı elinden bırakmak istemiyordu; ama sonunda zorunlu olarak bıraktı.Elini vazodan çıkardığında, yüzünde şaşkınlık okunuyordu.Elmanın vazodan nasıl çıkarılabileceği konusunda sizin bir fikriniz var mı? Konfüçyus, vazoyu yerden alıp ters çevirdi.Elma vazonun içinden yuvarlanıp avucunun içine düştü.Çocukların hepsi gülmeye başladı.Aslında o kadar basit bir şeydi ki bu!Konfüçyus: "Fakat bu, göründüğü kadar basit değil," dedi. Elmayı havada tutuyordu konuşurken."Bazen bir şeyi gerektiğinde bırakabilmek, zor bir iştir.Onu bırakabilmek de bir beceridir.Eğer bir şeyi zorla tuttuğunuzda, ulaşmak istediğiniz şeyi engellediğini görüyorsanız, o zaman onu özgür bırakmalısınız. Eğer yanlış bir şey yapıyorsanız, o zaman buna son vermelisiniz.Eğer kendinize ve başkalarına karşı dürüst davranmıyorsanız, bu hilekarlığı hemen durdurmalısınız.işte, ancak o zaman hedefinize ulaşabilirsiniz."

Jeane Manson-- Avant de nous dire adieu




Jeane Manson'dan mükemmel bir parça.


23 Temmuz 2009 Perşembe

Ömer Hayyam'dan...


1

Her sabah yeni bir gün doğarken,
Bir gün de eksilir ömürden;
Her şafak bir hırsız gibidir
Elinde bir fenerle gelen


2

Yaşamanın sırlarını bileydin
Ölümün sırlarını da çözerdin;
Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok
Yarın, akılsız, neyi bileceksin?


3

Varlığın sırları saklı, benden;
Bir düğüm ki ne sen çözebilirsin, ne ben.
Bizimki perde arkasında dedi-kodu:
Bir indi mi perde, ne sen kalırsın, ne ben.


4

Sevgili, seninle ben pergel gibiyiz:
İki başımız var, bir tek bedenimiz.
Ne kadar dönersem döneyim çevrende:
Er geç baş başa verecek değil miyiz?

5

Dünyada akla değer veren yok madem,
Aklı az olanın parası çok madem,
Getir şu şarabı, alsın aklımızı:
Belki böyle beğenir bizi el alem!

6

Niceleri geldi, neler istediler;
Sonunda dünyayı bırakıp gittiler;
Sen hiç gitmeyecek gibisin, değil mi?
O gidenler de hep senin gibiydiler


7

Senden benden önce kadın erkek niceleri
Şenlendirip süslediler dünya denen yeri
Senin tenin de toprağa karışacak yarın
Senden beslenecek nice insan bedenleri


8

Gönül, her an sevdiğinin kapısında ol;
Her istediğini onda ara, onda bul.
Aşk tavlasında hileye kaçma kalleşçe:
Koy canını ortaya, soyulursan soyul.


9

Sarhoş oldum mu aklım azalır;
Ayıldım mı sevincim dağılır.
Ne sarhoş, ne ayık bir hal var ya?
En güzeli öyle yaşamaktır.


10

Gül yanaklı sevgiliyi saramaz insan
Yüreğine diken batmadan, vurulmadan.
Kim bir güzelin saçına dokunabilmiş
Tarak gibi diş diş, didik didik olmadan

Yardım :)







Uzun zamandır okumak istiyorum bu 3 kitabı ama hangisinden başlayacağına karar veremiyorum. Üçünü birden okuyan varsa ya da herhangi birini okuyan varsa en çok hangisini beğendiğini söylerse çok yardımcı olacak gerçekten :))

20 Temmuz 2009 Pazartesi

Kabil'in Kitapçısı



Afganistan ile ilgili okuduğum,yeni biten bir başka kitap daha. Kabil'in Kitapçısı. Afganistan'a aslında özel bir ilgim yok ama bakıyorum da o ülkeyle ilgili okuduğum 3.kitap olmuş. İlk ikisi Uçurtma Avcısı ve Bin Muhteşem Güneş'ti.


Aslında artık sıkıcı olmaya başladı bu durum benim için. Çünkü her kitapta aynı şeyi okuyorum. 3 kitapta da okuduğum ortak şeyler şunlar :


-- Kadına değer verilmiyor. Hatta düşman gibi görülüyor.Dışlanıyor. Burka giymeye zorlanarak dikkat çekmesi engelleniyor.


--Kadınlar,yanlarında akrabaları olan bir erkek olmadan dışarı çıkamıyorlar.


-- Erkekler kesinlikle 2.bir kadınla evleniyor. İkinci kadın çocuk yaşta oluyor.


--Kız çocuklar okula gidemiyor. 12-13 yaşlarında yaşlı insanlarla evlendiriliyor. Fikirleri sorulmuyor bile.


--Kadınların neredeyse ağızlarını açmaları yasak.


--Erkek çocuğa değer veriliyor.


--Otobüslerde kadınlar için ayrı bir bölüm var. Otobüsün en arkası ve çok dar bir alan.


Daha çok şey çıkarılabilir ortak özellik olarak ama şimdilik aklıma gelenler bunlar. Okurken artık içim sıkıldı. Kadınlara yapılan haksızlıklar bu ülkede had safhada. Bir kere o burkayı giydirmek başlı başına bir haksızlık.


Kabil'in Kitapçısı'nda diğerlerinden farklı olarak şöyle bir şey var. Norveçli yazar,Afganistan'da kitapçı olan bir aileden rica ederek onların evinde 3 ay kalıyor. Onları gözlemliyor. Yaşadıklarını yazıyor. Her zaman izlemesi mümkün değil tabii ki. Bu durumda da anlatılanları yazıyor. Afganistan'da kitapçı olmak garip bi durum tabii. Çünkü okuma yazma oranı çok düşük.Bu aile biraz daha orta seviye bir aile sayılabilir yani. Ama yine de durum değişmiyor. Kitapçı olan bir ailede erkek çocuğun eğitimine öncelik veriliyor.


Ben artık Afganistan ile ilgili bir süre başka kitap okumam herhalde. Üst üste okuyunca çok etkiliyor insanı. Diğer 2 kitabı da blogumda yazmıştım . Okumak ve bilgi edinmek isteyenlerin bilgisine... :)


19 Temmuz 2009 Pazar

Türklerde Kadına Verilen Önem


( Geçenlerde bir e-mail geldi paylaşmak istedim.)


1.)Türklerin en eski destanlarından biri olan Yaratılış Destanı'nında Yaratan'a ilham veren ''Ak Ana '' adındaki kadındır.


2.)Oğuz Kağan Atamızın kutlu eşlerinden biri mavi bir ışıktan diğeri kutsal bir ağaçtan doğmuş olağanüstü kadınlardır.


3.)Bilge Kağan kitabesinde Kağan '' Sizler Anam Katun*Büyük Annelerim*Hala ve Teyzelerim*Prenseslerim..'' sözleri ile hitabına başlar.


4.)Eski Türk inancına göre ''Han ile Katun'' gök ve yerin evlatlarıdır.Kadının yeri yedinci kat göktür.


5.)Eski Türk destanlarında kadın erkeğinin her daim yanındadır.Kadın erkeğinin güç ve ilham kaynağı kabul edilirdi.


6.)Türk kültüründe destan kahramanları iyi ata binen,iyi savaşan,iyi kılıç kullanan kadınlarla evlenmek istemektedirler.


7.)Eski bir Türk atasözü; ''Birinci zenginlik sağlık,ikinci zenginlik iyi bir kadın.''


8.)Savaşta kadınların düşman eline geçmesi büyük bir utanç sayılırdı.


9.)Oğuz Kağan destanından öğrendiğimize göre ırza tecavüzün cezası ölüm veya gözlere mil çekilmesiydi.Arap gezgini Ahmed bin Fadlan,Türklerin tecavüz suçlusunun bacaklarından çapraz bağlanmış iki ağaca bağladığını ve ipin kesilmesi sureti ile bacakların ayrıldığını hatıralarında belirtir.


10.)Yine Arap gezgini olan İbn'i Batuta şöyle der : "Burada tuhaf bir hale şahit oldum ki o da Türkler'in kadınlarına gösterdiği hürmetti. Burada kadınların kıymeti ve derecesi erkeklerinden daha üstündür."


11.) Kağanın buyrukları yalnız "Kağan buyuruyor ki" ifadesiyle başlamışsa geçerli kabul edilmezdi.


12.) Yabancı devletlerin elçilerinin kabulünde hatun da hakanla beraber olurdu. Tören ve şölenlerde kadın, hakanın solunda oturur siyasi ve idari konumlardaki görüşlerini beyan ederdi. Mesela büyük Hun İmparatorluğu adına Çin ile ilk barış antlaşmasını Tanrıkut Mete Han'ın Katunu imzalamıştır.


13.) Ebul Gazi Bahadır Han Secere-i Terakime'de* Oğuz ilinde* yedi kızın uzun yıllar beylik yaptığını anlatmaktadır


14.) Kadının yüceliği Altay Dağları'nın en yüksek tepesine "Kadınbaşı" ismi verilerek yaşatılmıştır.


15.)Eski Türklerde kadın miras hakkına sahipti. Kadının kendine ait mülkü mevcuttu. Kadının bunu istediği gibi kullanma hakkı vardı.


16.)Eski Türklerde koca karısını boşayabildiği gibi kadın da kocasını boşayabilirdi.

16 Temmuz 2009 Perşembe

Kahvenin faydası ve zararı nedir acaba?



Bazı insanlar sabah kahve içmeden ayılamaz,kendine gelemez,içmediğinde tüm gününü etkiler.Ben de onlardan biriyim. Her köşe başında bir kahveci açılmaya başladı nerdeyse artık. Evdeyken bazen günde 3 bardak içebiliyorum. Sanırım bağımlısı oldum.Etrafımdakiler de sürekli uyarmaya başladılar bu kadar içme zararlı diye.Merak ettim araştırdım faydası ve zararı neymiş bu kahvenin.


ZARARLARI
Kalp
Aşırı kahve tüketimi kalbin ritmini olumsuz yönde etkiliyor. Kahvenin içerdiği kafein fazla tüketildiğinde, kalpte ritim bozuklukları meydana gelebiliyor. Düzensiz kalp atışları kalp çarpıntısına ya da taşikardi gibi rahatsızlıklara neden olabiliyor. Doktorlar özellikle kalp hastalarının sınırlı miktarda kahve içmelerini tavsiye ediyor.
Tansiyon
2003 yılında Edinburgh Üniversitesi uzmanlarının yaptığı bir araştırmayla, kahvenin tansiyona olan etkisiyle ilgili görüşler yeni bir ivme kazandı. Düzenli olarak günde dörtbeş bardak kahve içenler üzerinde yapılan araştırmalarda kandaki basınç, yani tansiyon hızla yükseldi. Yapılan testlerde, yüksek miktarda kahve tüketiminin tansiyonu hızla yükselttiği görüldü.
Mide
Kahve, ülser gibi mide rahatsızlıklarına neden olmasa da, bu hastalıkların varlığında kötüleşmesini tetikliyor. Kahve, midenin asit salgılamasını uyarıyor.
Şeker hastalığı
Bu sene açıklanan iki raporda; kafeinin Tip 2 şeker hastalığı üzerindeki etkileriyle ilgili olarak farklı görüşlere yer verildi. Amerika'da yapılan araştırmalarda, yemek zamanlarında yükselen kan şekeriyle birlikte tüketilen kahvenin şeker hastalığını olumsuz yönde etkilediği ortaya çıktı. İngiltere ise, yapılan bu araştırmanın yetersiz olduğunu ve Tip 2 şeker hastalığının kahveden olumsuz yönde etkilenmediğini açıkladı. Uzmanlar kahvenin içindeki kafeinin değil, minerallerin şeker hastalığına karşı koruyucu bir etkisi olduğunu savunuyorlar.
Su kaybı
Uzmanların bir kısmı kahvenin vücutta sıvı kaybına neden olduğunu savunurken, bir kısmı da bu kaybın önemsiz derecede az olduğunu savunuyorlar.
Migren
Kahve uzun zamanlardan beri migreni tetikleyen uyarıcıların başında sayılıyor. Kahvenin bileşenlerinin beyinde bulunan kan hücrelerini tetikleyerek migrene neden olduğu, araştırmalarda görülüyor.
Vitamin ve mineral kaybı
Kafein, vücudun demir ve diğer besinleri emmesini engelliyor. Ayrıca, kalsiyumun idrar ile vücuttan atılmasına neden oluyor. Bu da osteoporoz (kemik erimesi) riskini artırıyor.
Doğurganlık
Kafeinin doğurganlığı olumsuz yönde etkilediği biliniyor. Günde üç fincan veya daha fazla kahve içmek, kadının doğurganlık oranını azaltıyor. Çünkü aşırı miktarda kafein tüketimi yumurtlamayı olumsuz etkiliyor. Bu konuda çarpıcı bir başka sonuç ise, Brezilya'dan geliyor. Brezilya'da bulunan Sao Paulo Üniversitesi uzmanlarının yaptığı araştırmalarda, her gün düzenli olarak kahve içen erkeklerin içmeyenlere oranla daha güçlü spermleri olduğu kanıtlandı. Kafeinin spermin üzerinde uyarıcı etkisi olduğunu savunan uzmanlar, bunun merkezi sinir sisteminde de aynı etkiyi gösterdiğini iddia ediyorlar.
Hamilelik
Kafeinin anne karnındaki bebeğe zararlı olduğu biliniyor. Uzmanlar, hamile kadınların günlük kafein tüketme sınırlarının 300 mg olduğunu belirtiyorlar.
FAYDALARI
Kanser
Yeşil ve siyah çay gibi, kahve de antioksidanlar içeriyor. Bu da kansere yol açan hücrelerin çoğalmasını engelliyor.
Baş ağrıları
Migreni olumsuz yönde etkileyen kahve, şaşırtıcı bir biçimde baş ağrısına iyi geliyor. Baş ağrısı ilaçlarında bulunan bazı maddeleri içeren kahve, ağrı kesicilerle kıyaslandığında, yüzde 40 oranında baş ağrısında daha etkili oluyor.
Beyin uyarımı
Kahve konsantrasyona yardımcı oluyor. Yapılan araştırmalarda, okul çağındaki çocukların az miktarda kahve ile süt içtiklerinde sabahki derslerinde daha başarılı oldukları görülüyor.
Karaciğer sağlığı
Düzenli kahve içenlerin siroz gibi karaciğer rahatsızlıklarından daha az şikayet ettiği görülüyor.
Safra taşları
Kadın vücudu erkeğe kıyasla iki kat daha fazla safra taşı üretiyor. Günde dört bardak kahve içen kadınların içmeyenlere oranla yüzde 25 daha az safra taşından şikayet ettiği kanıtlandı.
Cilt
Yapılan çalışmalarda bilinenin aksine; kahvenin selülite karşı faydalı olduğu görülüyor


Ucuz Kitap-2



Daha önce de bir yazımda bahsetmiştim Alkım Kitabevi'ndeki indirimden. Bugün yine geçerken uğradım ne var ne yok diye. Çok sayıda kitap indirimdeydi yine. Önceki yazıda 10 kitap 2.95 demiştim. Baktım devam ediyor mu ya da yeni bir seri var mı diye. Önceki 2 seriden biri devam ediyormuş. Merak ediyordum neler var acaba içinde diye. Elime almışken bırakmadım :) Bu arada bu kampanyanın kitapları çok azalmış. Şaşırdım. Sevindirici tabii kitaba bu kadar ilgi olması. İçinden çıkanlar şunlar :



1- Charles Dickens-- Oliver Twist


2-Ömer Seyfettin -- Hikayelerden Seçmeler


3-Peyami Safa-- Fatih-Harbiye


4-Tolstoy--İnsan Ne ile Yaşar


5-Alphonse Daudet--Değirmenimden Mektuplar


6-Mevlana--Mesnevi'den Seçmeler


7-Ahmet Hikmet Müftüoğlu-- Çağlayanlar


8-Namık Kemal--Vatan Yahut Silistre


9-Goethe--Faust


10-Samipaşazade Sezai--Sergüzeşt


Bence gayet iyi bir grup olmuş bu da.


Ayrıca diğer kitap haberlerinden bahsedecek olursam yine aynı kitapevinde İnci Aral'ın 3 tane kitabı "Mor" , "Yeşil" ve "Safran Sarı" da bir arada satılıyor. (Başka yerlerde de vardır herhalde ama ben orda gördüm )


Yeni bir haber de Stephen Mayer'in ünlü Alacakaranlık serisi artık kutu içinde 4lü olarak da satılmaya başlanmış. 90 tl 4 kitap yani. Internetten araştırırken D&R a da bakayım dedim. Eğer bu seriyi internetten almak istersenin 90 yerine 65 ödüyorsunuz.


Hepinize iyi okumalar... :)

7 Temmuz 2009 Salı

Farkında mısınız?


1-2 sene önce televizyonlarda,radyolarda bangır bangır çağrı yapılan, sokaklardaki afişlere konu hakkında ilanlar yapıştırılan ,gazetelere reklamlar verilen "Küresel Isınma" olayı artık konuşulmuyor bile. Unutuldu gitti.



Zamanında çeşitli vakıfların da desteğiyle suyumuzu nasıl idareli kullanacağımıza dair güzel reklamlar yayınlanıyordu. Ne yaparsak ne kadar su tasarruf edeceğimiz anlatılıyordu. Bununla ilgili bütün kanallar yarış halinde programlar yapıyorlardı. Bence etkili de oluyordu. İnsanlar bilinçlenmişti az da olda.



Peki ne oldu da artık bunlar yayınlanmıyor? Küresel ısınma mı bitti? Barajlarımız %100 dolu mu? Yeterli suyumuz var mı? Neden üzerinde durulmuyor.Bir kaç sene öncesinde her akşam barajlardaki doluluk oranı haber olurdu. Yazın nasıl kavrulacağımız anlatılırdı? Yine sıcaklıklar söyleniyor ama barajlardan bahseden yok.(Bazı haber kanalları dışında)Bu sene yağmur yağmadı doğru düzgün. Bir kaç dakikalık sağnak yağışlar da barajları doldurmaya yetmez zaten. Kışın İstanbul'a kar bile yağmamışken nerden geliyor bu barajın suyu anlamadım ben.



Millet olarak son dakika insanları olduğumuz için barajda su bitince küresel ısınmanın etkilerinden bahsederiz artık.Sıcaklar iyice etkili olmaya başladığında "su kesintileri başlayacak" diye haber yaparlar.



Bence acilen yine bu reklamlar yayınlanmalı ve küresel ısınma tekrar gündemimize yerleşmeli. Küresel ısınma bir dönemin popüler gündem konusu olarak kalmamalı. Yine insanlar önlem almaya çağırılmalı.

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Haftanın Gafı !


Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu Ankara'yı ziyaret eden görme engelli öğrencilerle gazetecilerin önünde sohbet ediyor. Konuşma özetle şu şekilde :


NÇ : Nereleri gördünüz Ankara'da? Nereleri ziyaret ettiniz?


Öğrenci : İlk sizi ziyaret ediyoruz (Özetle bunu söyledi)


NÇ : Ne kadar şanslıyım. Umarım gördüğünüz ,ziyaret ettiğiniz yerlerde bir gün sizleri de görürürüz.


Tamam belki dil sürçmesi ama kimse uyarmaz mı yahu ! Üst üste söylenir mi bu kadar !

2 Temmuz 2009 Perşembe

Michael Jackson ∞


Geçen haftanın en üzücü olayıydı. Gece yarısı vefat etmiş ama benim sabah haberim oldu. Internete girdim ve "FLAŞ! . Michael Jackson öldü " yazıyordu haber sitelerinde. İnanamadım bir türlü. Çok büyük bir hayranı değildim ama severdim yine de . Çok üzüldüm onun ölümüne. Onun "They don't really care about us" şarkısını ve klibini çok severim. Ölümüyle birlikte hakkındaki gerçekler de bir bir çıktı ortaya. Beni en çok şaşırtan da deri rengini kendi isteğiyle değiştirmediği gerçeğiydi. Vitiligo hastaymış. Bu da beni ayrıca üzdü. Yıllarca neler yazıldı hakkında renginden utandığına dair. Öldüğü gün yapılan haberlerde Vitiligo hastası olduğunu büyük bir çoğunluk öğrendi. Benim aklıma şu takıldı. Madem biliyordunuz bu hastalığı olduğunu neden bu zamana kadar rengini açtırdı diye haber yaptınız? Haksızlık değil mi bu.



Çocuk taciziyle ilgili haberler çıktığında herkes onun suçlu olduğuna inandı. Adamın çocuk sevgisi başına dert oldu.Öldükten sonra çocuklarıyla çekilmiş çeşitli fotoğraflar çıktı ortaya. Çocuklarının doğum gününde MJ ile çektirdikleri fotoğrafları yayınladılar. Ağladım gerçekten de o fotoğraflara bakarken. Çocuklarını çok sevdiği her halinden belli. Onlara nasıl sarılmış. Çok duygulandırdı beni. Bu hayata yıldız ve baba olmak için gelmiş bir insan bence.



Dün televizyonda onunla yapılmış bir roportajı izledim. Bir kez daha ağladım. MJ'a çok acımasız sorular sorulmuş. Çocukluğuyla ilgili bir roportaj. Baban seni döver miydi? diye soruyorlar. Duraksıyor ve gözleri cevap veriyor zaten. Evet diyor zaten kendisi de daha sonra. Peki nasıl döverdi seni diye bir soru soruluyor. Normalde bu soru kime sorulsa ordan kalkar gider. Ben de açıkcası onu bekledim. Nasıl bir soru bu ya kalkıp gidecek herhalde şimdi dedim. Hayır! Kalkmadı. Gözleri doldu ve yüzünü kapattı eliyle. "Bana bunu neden yapıyorsun dedi". Başka bir soru geldi. Terlikle mi döverdi? MJ şöyle söyledi : Evet terlikle ve başka şeylerle . Başka bir soru daha geldi. Peki neyle döverdi? .Cevap: Ütü kablosu.



Gerçekten içim acıdı. Muhtemelen çocukları bu kadar sevmesinin nedeni kendi babasının onu sevmemesi. Zaten estetik ameliyatlarının sebebinin de babası olduğunu söylüyor bu roportajında. Babasının burnuna taktığını söylüyor. Ben o roportajda kendisine hayran kaldım. O kadar sakin o kadar kibar bir şekilde cevapladı ki soruları. Sanatçı kaprisi yapıp kalkıp gidebilirdi de. Cevap vermeyebilirdi de. Yapmadı. Bu da kendisinin neden bu kadar çok sevildiğinin sebebi bence. Bir insanın arkasından bu kadar kişi üzülüyorsa,yas tutuyorsa,göz yaşı döküyorsa bu boşuna olamaz.



Şu dünyadan böyle geçen sayılı insan vardır. Ölümlerine kimse inanmak istemez. Ölümünden sonra anlaşılırlar. Kimsenin unutmayacağı insanlardır.MJ da böyle biriydi.Ruhun şad olsun MJ. Sonsuza dek yaşayacaksın...

20 Haziran 2009 Cumartesi

Merak ettim


Bugünlerde dikkatimi çeken ve çok merak ettiğim bir konu var. Evde olmadığım için dışarda da iyice gözlemleme fırsatım oldu. Merak ettiğim şey öğrenciler ve kullandıkları telefonlarla ilgili.

Malum teknoloji her gün biraz daha gelişiyor. En hızlı gelişen de cep telefonları sanırım. Her gün bir yenisi çıkıyor daha üstün bir özellikle. Eskiden sadece konuşmak ve mesaj yazmak için kullandığımız telefonlarla artık fotoğraf çekebiliyor, internete bağlanabiliyoruz.Zaten internete bağlanmak demek her şey demek.

Ben öğrenci olduğum için çevremde benim gibi öğrenci olan bir çok kişiyi gözlemliyorum. Eskiden nerdeyse çoğu insanda aynı telefonu görmek mümkündü. Çeşit arttı herkes değişik değişik telefonlar kullanmaya başladı. Şu günlerde öğrencilerin elinde I-Phone ve BlackBerry çok görür oldum. Belki aranızda bu tür,genelde internete bağlanmak amacıyla alınan telefonlardan kullanan öğrenciler vardır ve benim merakımı giderirler.

Kusura bakılmasın ama öğrencilerde gördüğümde bana tamamen özentilik gibi geliyor. Sonuçta öğrencisin akşam eve gidince saatlerce internette vakit geçiriyorsun. Dışarda rahat et bari biraz.Bu kadar acele ne olabilir ki bir öğrenci için internette.Anında cevaplanması gereken bir e-posta mı geliyor sana sanki her gün. Mutlaka kontrol etmen gereken bir şey mi var da elinden düşürmüyorsun. Hiç sanmıyorum. Çalışan öğrenciler var biliyorum belki onlar bir istisna olabilir ama zaten kendi parasını kendisi kazanan birine lafım yok. Diğer gruptakiler ana-baba parası yiyen,telefonu cebinden her çıkarışında biraz daha büyüdüğünü zanneden kişiler zaten. Tek amaçları ben de BlackBerry / I-Phone vs. aldım diyip hava atabilmek.

Bir de şöyle bir grup var : I-Phone'dan sıkıldım BlackBerry almayı düşünüyorum ya da Blackberry'den sıkıldım I-Phone almayı düşünüyorum . Bu grup hakkında da yazacak bir şeyim yok zaten .

Amerikan film klasikleri :) Çok eğlenceli


* Polisin arastrma yaparken, mutlaka bir striptiz barına girmesi gerekir.

* Amerika'da bütün telefon numaraları 555 diye baslar.

*Şirin köpekler ölmez.

*Bütün yatak örtüleri L şeklindedir.Yani kadının omuzuna gelir, erkeğin beline.

* Uçak kullanmak kolaydır. Kontrol kulesiyle konuşarak herhangi bir yolcu, Boeing 747'yi alana indirir, kimsenin burnu kanamaz.

*Havalandırma borularına saklandıgınızda sizi kimse bulamaz.

*Silahın kurşunu bitebilir ama kahramanda her zaman yedek şarjör vardir. Hatta o kadar çok yedek vardir ki o an'a kadar neresine sakladığına hayret edersiniz.

* Paris'teki bütün evlerin salon penceresinden Eyfel Kulesi'ni görmek mümkündür.

* Adam kötü şekilde yaralandiginda "gık"ı çikmaz,sevgilisi pansuman yaparken dislerini sikar.

* Taksi parasını öderken kimse bozukluk aramadığı gibi paranın üstü de alınmaz, taksimetre ne yazıyorsa cepte hazırdır.

* Hortlaklarin garip sesler çıkardığı evlerde, sesin nereden geldiğini arayan kadınlar hep en seksi geceliklerle dolaşır.

* Bütün anneler sabahları yumurta pişirir. Lakin kimsenin kahvaltı edecek vakti yoktur.

* En düz yolda bile direksiyon sağa sola kırılır.

* Elektriğe bağli bütün bombaların üzerinde tam olarak kaçta patlayacağını ya da kaç dakika kaldığını gösteren kırmızı rakamlar vardir.

* Kahraman her gittigi yerde binanin önünde park edecek bir yer bulur.

* Komiserin bir cinayeti çözmesi için ön sart, amiri tarafindan görevden alinmasidir.

* Karate filmlerinde kaç tane rakibiniz oldugu önemli degildir,hepsi üzerinize teker teker gelirler. Sıraları gelene kadar etrafınızda garip sesler çıkararak garip danslar yaparlar.

* Normalde her kapı, kapı aralığına bir kredi kartı sokarak veya kilidi bir ataçla kurcalanarak açılır. Yanan bir evde içerde küçük bir çocuk kalmışsa o kapı bir türlü açılmaz.

*Televizyon açıldıgında bütün kanallar mutlaka kahramanla ilgili bir haber vermektedir ve ilgili haber dinlendikten sonra, devamında bir laf var mi yok mu bir şey diyecekler mi düşüncesi olmaksızınn pat diye kapatilir ve konu didiklenir. Ve hatta asıl olay o zaman cozulur.

* Taşıyıcı kolon arkaları sizi her türlü patlamadan korur ve tahta masalar asla kurşun geçirmez. Telefon konusmaları ansızın biter ve herhangi bir not ekleme ya da sonradan akla gelen bir laf etme şansınız ya da zamanınız yoktur. Lafınızı ettiniz, ettiniz...

* Kahramanı 50 polis arabası takip ediyorsa bunlardan 45'i birbirine çarpar.

* Güzelseniz ölmezsiniz. Güzel olup da ölmek için Amerika'nin sevmediği bir ülkenin vatandaşı olmanız gerekir.

:))

15 Haziran 2009 Pazartesi

Doğru bilgiye ulaşmak lazım



Şu internet güzel şey gerçekten de. Bilmediğimiz ne varsa anında öğrenebileceğimiz , elimizin altındaki altın madeni.Ama bazen internette bile bulamadığım şeyler olabiliyor.

Ben araştırmayı çok seven , bilmediği bir şeyi hemen öğrenmek isteyen ve bu yüzden de interneti çokça kullanan biriyim.

Bildiğiniz gibi 2007 yılı "Mevlana Yılı"ydı. Mevlana'yı bilmeyenlere onu tanımak için güzel bir fırsattı bence. Özellikle de yurtdışında.Çünkü Türkiye'de olup da Mevlana'yı bilmeyen olduğunu sanmıyorum. O zamanlar da ilgimi çekmişti hayatıyla ilgili yazıları okumuştum internetten. Arada bir e-maille şiirleri sözleri vs gelir okurum. Güzel sözlerdir. Fark edemediğiniz bir çok şeyi onun satırlarında bulursunuz.Benim Mevlana merakım bu aralar yine gündeme geldi. Çoğu eserini okumamıştım hazır tatildeyken okuyayım dedim. İnternette bulacağımı ummuştum. Ama istediğimi bulamadım. Dediğim gibi internet büyük bir altın madeni ama ordaki bilgilerin hepsi de doğru diye bir şey de yok. Ayırt etmek zor oluyor. Bir sürü söz , bir sürü şiir, bir sürü yazı var. Ama hepsinin Mevlana'ya ait olduğunu nerden bileceğim ki ben. Yazarını bilmeyen altına Mevlana yazıp geçiyor. Bir ara bu Can Dündar'a çok oluyordu. Her güzel yazının altına Can Dündar yazıp geçiyorlardı.Bu da o hesap. Bu yazıyı yazmadan önce yine araştırdım ama emin olamadım. Mevlana yılında bir web sitesi açılmıştı www.mevlanayili.gov.tr idi. Oraya bakmak istedim ama eserlerine çok öncelik verilmemiş bu sitede de. Dünyaya tanıtmak istediğiniz ünlü bir insanın eserlerini neden o siteye koymazsınız onu da anlamadım.Eserleri başlığı altında çok şey bulacağımı düşünmüştüm ama yoktu malesef.Biraz daha zenginleştirilebilirdi bence. Yoksa var da ben mi göremedim acaba? Bu yazıyı Mevlana'dan güzel satırlarla bitirmek istiyorum :


Ey yiğit! Yazgıya bahane bulma,
Yükleme kendi suçunu başkasına.
Suçunu gör, dönüp de etrafında kendinin.
Kendindendir, gölgeden değil çektiklerin.
Ne yaptın da sana dönüşünü görmedin?
Ne ektinde ektiğini biçmedin?
Eylemlerin ruhundan ve bedeninden doğar.
Çocuğun gibi sonra gelip eteğinden tutar

Dabülü nedir ?

Dabülü milletçe bugün geldiğimiz noktayı ve ağlanacak halimize güldüğümüzü gösteren bir kelimedir.

Olay bir adres kodlamadan kaynaklanır.
Gönderici telefonla adres sorar. Santral " Hurriyet Medya Towers" şeklinde yanıtlar.
Towers'ı anlayamaz ve santral anlaması için kodlar.Mektup zarfı şöyle gelir


T O W E R S
Trabzon, Ordu, dabülü Edirne, Rize, Sivas

11 Haziran 2009 Perşembe

Gabriel Garcia Marquez'in kaleminden...


Gabriel Garcia Marquez'in kaleminden...

Yaşlı ve çirkin bir tüccar; karşılığını parayla ödeyeceği zevk gecesi için olağanüstü güzel ama taş kalpli bir fahişeye gitmiş...
Sabaha karşı, yaşlı adamın uykuya dalmasını fırsat bilen genç kadın, soyguncu dostlarını çağırmış. Ne var ki tüccar, tilki uykusundan fırladığı gibi olanca gücüyle karşı koymaya, dövüşmeye başlamış.
Haydutlar hem kalabalık, hem de işinin ehliymiş. Onu kolayca köşeye sıkıştırmışlar. Ancak ne kadar vururlarsa vursunlar, bu zayıf ve çirkin bedende hiç yara açılmadığını, can alıcı darbelerin hiç iz
bırakmadığını görmüşler..
Bıçaklarını, kılıçlarını çekmişler...
Ancak en keskin bıçak, en acımasız kılıç bile tüccara hiç bir şey yapamıyormuş.. ..
Sonunda korkup kaçmışlar....
Dövüşü izleyen kadın, yaşlı adamın mucizevi gücünden etkilenmiş, bir kez daha, ama bu kez 'aşk' adına, tüccarla sevişmek istemiş.
Onu hayranlıkla, arzuyla, şefkatle okşamaya başlamış...
Gelgelelim, güzel kadının her dokunuşunda tüccarın bedeninde yeni bir bir yara beliriyormuş.
Dövüşün, darbelerin, bıçakların, kılıçların açtığı yaralarmış bunlar...
Yaralar, içten bir ilgi ve şefkat görene dek gizli kalmışlar. Sonunda tüccar kanlar içinde kadının kollarına yığılmış, ölmüş....
Tam da bu türden hayatlar yaşamıyor muyuz ? Aşktan bunca korkmamız da bu yüzden değil mi ? Kimsenin kollarında yığılıp can vermek istemiyoruz.
Çünkü zaten, her yanımız kılıç yaralarıyla dolu. Ama bir şekilde kapanmış, kabuk bağlamış yaralar onlar....
Nasıl yapmışsak yapmışız, üstesinden gelmişiz...
Ama biri, o kabuk tutmuş yaraları okşamaya başladığında, yaralar tekrar açılıveriyor ve hepsinden oluk oluk kan akmaya başlıyor....
Birine teslim olduğumuzda, kendimizi anlatmaya başladığımızda, içimizi döktüğümüzde, bedenimiz ve ruhumuz kan revan içinde kalıveriyor.. ..
O yüzden değil mi kendimizi tutmamız? Birine teslim olmaktan korkmamız?
Tedirgin bir şekilde ortalıkta dolanmamız? "Anlatsam mı, anlatmasam mı?" kararsızlığımız.
"Bu sevgi beni acıtır mı?" kuşkularımız..."
Gabriel Garcia Marquez

10 Haziran 2009 Çarşamba

http ve https farkı !!

Bana e-mail ile gelmiş ben de paylaşmak istedim. Önemli bir konu çünkü.

Adresi ;

http:// ile başlayan sitelerde dolduracağınız formlar başkaları tarafından da görülebilir. Bu nedenle sakın kredi kartı bilgilerinizi yazmayın. Kredi kartı bilgileriniz başkaları tarafından da görülebilir.

https:// ile başlayan siteler ise emniyetli olup başkaları tarafından görülmez.

Bilenler bilmeyenlere anlatsın lütfen :)

7 Haziran 2009 Pazar

Beklenen Fragman


Twilight Saga : New Moon serinin 2. filmi. Bu film de ilkini beğenenlerin beklediği bir film. Fragmanı yeni çıktı sanırım yani ben yeni gördüm en azından. 20.11.2009 da vizyondaymış. Fragmanın linki :

http://www.dailymotion.com/relevance/search/new+moon+official+trailer/video/x9gc2m_twilight-new-moon-2009-official-mov_creation


Duyarlı olalım lütfen !


Uzun zamandır yazmak istediğim bir konuydu bu ; ancak yoğunluktan fırsat bulup bir türlü yazamamıştım.

Hepimiz haberleri izliyoruz,dinliyoruz. Ya internetten ediniyoruz bilgileri ya da evimize gazete alıp okuyoruz. İnternetten okuyorsam eğer dikkat çekici başlıklara öncelik veriyorum. Bildiğiniz gibi 1999'da ülke olarak hepimizi üzen bir deprem yaşadık malesef. Bir çok kişiyi derinden etkiledi. Neyse üzücü konulara girmek istemiyorum.

Benim şikayetçi olduğum şey , medyanın ilgi çekmek adına bencilce davranıp insanların duygularıyla oynaması. Ben böyle düşünüyorum çünkü benim gibi bir çok kişinin de deprem kelimesini duyunca tüylerinin ürperdiğini ve o günleri hatırladığını biliyorum.

Ben yazılı ya da görsel basında şöyle başlıkların atılmasından son derece rahatsızlık duyuyorum :

-Borsada deprem

-Piyasalarda deprem etkisi

-Deprem etkisi yaratan iddia

-Bilmem kimin golü deprem etkisi yarattı

-Deprem gibi patlama ya da Deprem gibi yıkım

-X Partisinde istifa depremi

-Şike iddiaları deprem etkisi yarattı vs.


Yazarken bile rahatsız oldum ama birileri bu kadar sık tekrarlamaktan bıkmadı. Deprem kelimesi sadece deprem haberlerinde geçmeli bence. Kaldı ki çok sayıda öğrencinin girdiği Öss, Sbs, Kpss, Ales vs gibi sınavlarda da sözel sorularda (coğrafya hariç sanırım) bu kelimenin geçmemesine özen gösteriyorlar. Düşünsenize o günleri yaşamış birinin karşısına, hayatını ilgilendiren bir sınavda bu çıkıyor. Moralini siz düşünün artık.

Ben insanların birbirlerinin moralini bozmamaları gerektiğini düşünüyorum ve bu tür başlıkların atılmamasını istiyorum. İnsanlar biraz daha duyarlı olmalı , yazarken bir daha düşünmeli.

5 Haziran 2009 Cuma

Alıştım...


Alışmak bazen zor bazen de her şeyden kolaydır bizim için. İşimize geldiği gibi hareket etmek hepimizin yaptığı bir şeydir.

Doğumdan ölüme kadar sürer bu. Doğduğumuz zaman annemizin karnındaki rahatlığımızı ararız. Yeni yerimizi yadırgarız. Bir süre sonra alışırız. Farkında olmadan. Öğrenmeden. Öğretilmeden.

Sonra büyürüz etrafımızdaki insanlara alışırız. Okula başlarız... Okula ,öğretmenimize, arkadaşlarımıza, kısacası yeni çevremize alışırız. Yine kendiliğinden. Zamanla...

İşe başlarız... Yine bir alışma devresi...

Zaman her şeyin ilacı gerçekten de... Hayat hepimize farklı şeyler sunuyor... Bitmeyecek sandığımız neler bitti ? Geçmeyecek sandığımız ne acılar geçti ? Gitmeyecek sandığımız kimler gitti her birimizin hayatından... Her seferinde nasıl geçer , nasıl gider demedik mi ? Şimdi ben ne yapacağım demedik mi ? Geçer diyenlere geçmez, bitmez demedik mi ? Her şeyin başında en iyisini düşünüp en kötüsünü gördükten sonra hayatımızın sonunun geldiğini düşünmedik mi ? Çaresiz hissetmedik mi?

Bunları defalarca yaşamamıza rağmen neden her seferinde zaman faktörünü görmezden geliriz ki? Zaten biliriz ki uğruna göz yaşı döktüğümüz şeylerin yokluğuna bir kaç vakte kadar alışacağız...

Ama bazen insan belki de acı çekmek istiyor. Hayatında olmasını istediği şeylerin varlığını yaşayamadığından,yokluğunu sonuna kadar yaşamak isteyebiliyor...Sevmek istediği bir insanı doyasıya sevemediğinde bari onun acısını sonuna kadar yaşayayım diye düşünebiliyor...


23 Mayıs 2009 Cumartesi

Bilgeliğin Başlangıcı


Antik bir Hint masalı vardır, çok eski ama çok büyük bir öneme sahip bir öyküdür.

Çok büyük ama aptal bir kral sert zeminin ayağını acıttığını söyleyip tüm krallığınsığır derisiyle kaplanmasını emretti.

Ancak sarayın soytarısı bile bu fikre kahkahalarla güldü;

Gulerken de: "En basitinden komik." diyordu.

Kral çok kızdı ve soytarıya:"Bana daha iyi bir seçenek göster yoksa öldürüleceksin."

Soytarı, "Efendim küçük bir sığır derisi parçasını kesip ayağınızı kaplayın" dedi.

Ve ayakkabılar bu şekilde doğdu.

Bütün dünyayı sığır derisiyle kaplamaya gerek yok; sadece ayağını kaplamaktüm dünyayı kaplamaya yeter.

Bilgeliğin başlangıcı budur.

Kaynak:Internet

Baba-Oğul Söyleşileri


Baba insan büyüyünce de hep hasta olur mu?
Evet yavrum. Ama çoğunluka mutsuz olduğu zamanlarda.
Baba mutsuzluk nedir?
Beklentin ile buldukların arasındaki olumsuz fark yavrum.

Baba kimler mutsuz olur?
Güçsüzler ve akılsızlar...
Baba para nedir?
Varlıkların değişimi için araçtır.
Parayı ilk kimler kazandı ?
Gerçek üretim yapanlar. Çiftçiler ve hayvan yetiştirenler.
Daha sonra kimler, kimler ?
Onlara hizmet götürenler...

En çok, en çok kimler kazanır ?
Ölümle korkutanlar.Yaşamı uzatmayı vaat edenlerBizi "eşyaya" tutsak edenler.

Kimler en güçlüdür ?
Gücüyle haklı çıkanlar ve hakkıyla güçlü olanlar.

Gücüyla haklı çıkanlar hiç korkmazlar mı?
Korkarlar yavrum. Hem de çok korkarlar...Onların korktukları tek şey, haklıların birlik ve beraberliğidir.Geçmişten ders almasını bilenlerdir. Birliklerini sevgi ile vefa ile örenlerdir. Bağışlarken borçlandırmayanlardır.

Ben onları nasıl tanıyacağım..?! !
Dikkat et bak...! Onlar tüm bu işleri hep "özgürlük vaat ederek yaparlar"Çünkü amaçları tutsak etmektir !Saldırdıkları her yerde var olan kültürleri yok ederler. Barış çinde yaşayanları birbirine düşman ederler.Ve kendileri de "insan" olmasına rağmen... İnsanlara sadece tüketebildikleri kadar değer verirler.

Onlar ölmez mi baba?
Evet yavrum. Onlar da ölür. Üstelik diğerlerinden daha da çabuk...
Niye daha çabuk ?
Çünkü öldükten sonra ya anılmazlar, ya da anılsalar da kötü anılırlar.Bu nedenle gerçekleri kabullenemezler. Oylayarak tarih oluştururlar.Tarih yazmak ve değiştirmekteki telaşları da bundandır canım oğlum.


Kaynak: Internet